|

Kuşadası Ekosistemi Koruma ve Doğasevenler Derneği (EKODOSD) Başkanı Bahattin Sürücü, "Madenciler her türlü şartları yerine getirseler bile, Kuşadası maden kenti olmamalıdır" dedi. Sürücü, yaptığı yazılı açıklamada, Kuşadası yakınlarındaki etrafı zeytin ağaçları ve kızılçam ormanlarıyla çevrili, Akdeniz bitki örtüsünün en güzel örneklerinin görüldüğü, yemyeşil bir tabiat içinde kurulu Kirazlı köyünde maden arama çalışmaları yapılmasına karşı olduklarını belirtti. Bahattin Sürücü, Kirazlı köyünün, geleneksel yaşam tarzlarını kaybetmeyen, köy mimarisi özelliğini büyük ölçüde yitirmeyen, çevresindeki doğaya sahip çıkan, "yerel ürünlerine sürdürülebilir bir şekilde devam eden", üretken köylü kadınlarıyla örnek olan, Türkiye’nin önde gelen ekolojik köylerin başında geldiğine dikkat çeken Doğası henüz kirlenmemiş ve yitirilmemiş sayılı yerlerden biri olan Kirazlı köyünde, organik tarım uygulamaları yaygınlaştırma çalışmaları devam ederken, bu konudaki projelerin de sürdürüldüğünü belirten Sürücü, şunları kaydetti: "1930 yılında Kuşadası’nda Türkiye’nin ilk rafine zeytinyağı tesisleri açıldığında, zeytin ağacına çok değer verilmekteydi. Kuşadası belli bir dönemde betona yenik düşmüş, 975 bin olan zeytin ağacı sayısı da 360 bine düşmüştür. Bir çok şeyin simgesi olan, fakir toprakların zengin ağacı zeytin, her tarafı beton dolan Kuşadası’nda genellikle Kirazlı bölgesinde kendisini koruyabilmiştir. Şu anda tüm bu güzelliklerin, tarihi değerlerin, organik tarımın yapıldığı alanların yanı başında, yüzlerce yıllık anıtsal zeytin ağaçlarının dibinde, kalabilen son zeytinliklerin içinde sondaj makineleri kuruldu. Kömür madeni aranıyor. Hem de Zeytincilik Yasası’na rağmen, çevresel etki değerlendirmesi yapılmadan. Madenciler her türlü şartları yerine getirseler bile, Kuşadası maden kenti olmamalıdır. Zonguldak, Kütahya, Soma’da bu çalışmalar yapılabilir. Ancak Kuşadası bir turizm kentidir, Kirazlı bölgesi organik tarımın yapıldığı bir alandır."(aa) kaynak:radikal |
|
Köyceğiz Gölü'ne dökülen Yuvarlakçay'a hidroelektrik santral kurulmasına karşı çıkan köylüler 69 gündür çadırda nöbet tutuyor. HES'lere karşı rap grubu kurup şarkı besteleyen köylülerin eylem alanında dilek ağacından 'temsili' anıt ağaç mezarına kadar yok yok...
MUĞLA - “ÖÇK (Özel Çevre Koruma) gibi dallandırma/Yuvarlakçay’ı sallandırma/kendini bize ballandırma/Pınarköylüyü saf mı sadın?/Hes hes hes hadi be sen de/kes kes kes beni iyi dinle!’
Pınarköylü 84 yaşındaki Fatma nine ve arkadaşlarının kurduğu ‘Şalvar Rap’ grubu, Yuvarlakçay üzerine hidroelektrik santral (HES) kurulmak istenmesini bu şarkıyla protesto ediyor! Pınarköylüler ne kadar inatçı olduklarını eylemleriyle kanıtladı. Radikal, Yuvarlakçay’da çadır kuran HES direnişçilerini 66’ıncı gününde (5 Mart) ziyaret etti.
|
|
Devamını oku...
|
Hindistan'da pamuk işçilerinin, GDO'lu tohum kullanılan pamuklardan alerji sorunu yaşadıkları ve bu alerjinin zamanla cildi, üst solunum yolları ve gözleri etkilediği belirtiliyor.
Genetik mühendisliğindeki ileri teknolojilerin kullanılmasıyla, organizmalarda kalıtımsal değişiklikler yapılarak “genetiği değiştirilmiş organizmalar” (GDO) üretilmesi, çok uluslu küresel firmalar kadar üreticilerin de ilgisini çeken bir gelişme oldu. GDO yönteminin temel amacı daha dayanıklı, haşerelere karşı dirençli, besin içeriği bakımından daha zengin, bazı alerjik ve toksik maddelerden arındırılmış, daha az maliyet ve emekle ürünler elde etmek. GDO ürün grubunu doğal gıdalardan ayıran en önemli risk, bu yöntemle elde edilmiş ürünlerin binlerce yıllık doğa testinden geçmemiş, dolayısıyla zararsızlığının kesin biçimde kanıtlanmamış olması. Bu bakımdan, başta Almanya olmak üzere Avrupa Birliği üyesi birçok ülke bu konudaki araştırmalara destek vermekten uzun bir süre çekindi, daha ziyade gelişmeleri izlemeyi tercih etti. Buna karşılık ABD söz konusu alandaki araştırmalara büyük çapta destek sağladı, dolayısıyla genetik yapıları değiştirilen birçok ürün zaman içinde tüketime sunuldu. |
|
Devamını oku...
|
 İSTANBUL - Antalya’nın Elmalı ilçesinde, 1970’lerde tarım arazisi açmak için kurutulan Avlan Gölü, kurumanın korkutucu etkileri görülünce yeniden canlandırıldı. Avlan böylece Türkiye’de geri kazanılan ilk göl oldu. Ama bir zamanlar çevresinde 150 kuş türü barınan, içinde balıklar oynaşan ‘çukur’, içine yeniden su doldurulsa bile bir türlü eski canlılığına kavuşamıyor. Türkiye Tabiatını Koruma Derneği’ne (TTKD) göre bunun nedeni, gölün kurutulduğu dönemde tam ortasından geçirilen Elmalı-Finike Karayolu! Göl su tuttukça karayolu su altında kalıyor. Bunun önlemek için de göl suyu devamlı boşaltılıyor. Gölün ortasından geçen karayolunun su sirkülasyonunu önleyerek gölü öldürdüğünü savunan TTKD üyeleri, Karayolları Bölge Müdürlüğü’ne başvurdu. Dernek üyeleri yolun, 2010 sonuna kadar kaldırılması gerektiğini savunuyor. |
|
Devamını oku...
|
Barajlar Dersim'in doğasına yönelik en büyük tehditlerdir. Bu tehditler bunca zararlarına rağmen inşa edilirse Munzur Vadisi ekolojik yönden büyük bir felakete uğrayacaktır. Bir arkadaşım 7. Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nde bu cümleyi kurduğunda aklıma ister istemez baraj ve köprü simgelerini konu olarak ele almış Yeşilçam filmleri geldi. O filmlerde de köprü yahut baraj isteyenler ve istemeyenler arasındaki mücadelenin anlatımı söz konusuydu. Tıpkı az sonra okuyacaklarınız gibi ve fakat büyük oranda farklılaşarak.
Farklılaşma sermayedarın devletin egemen ekonomik politikalarıyla elini daha da güçlendirmesi ile ortaya çıkıyor. Devlet bir şekilde kendini küçültürken kendinden arda kalan boşluğa Sermaydarı daha da güçlendirerek yerleştiriyor. Satılan onca şirketin, madenin, işletmenin ardından artık Akarsular da satılıyor. Akarsular önlerine set çekilerek baraj haline getiriliyor ve sermayedar akarsulardan enerji elde etme sürecinde işin kaymağını yerken, 50 yıl sonra ömrünü tamamlamış barajları bir bataklık olarak Devlet’in işletimine bırakıyor. Bugün bu tutumun en net yansıması Munzur Vadisi Barajlar Projesi olarak karşımıza çıkıyor. Mevzu çetrefillendikçe, projenin hesaplanmayan zarar verici boyutu daha çok ortaya çıkıyor. Buna rağmen Munzur Vadisi Barajlar Projesi ile ilgili yapılan bütün çağrılar ya görmezden geliniyor ya da hiç duyulmuyor. Devletin resmi organları olanca hızıyla bu projenin AİHM’e intikal etmiş davasını ülke içtihatlarına döndürmek için ellerinden geleni yapıp, ışık hızında raporlar hazırladılar ama bu durum 1-2 medya organı dışında önemsenmedi. Bir nehir üstüne 8 adet Baraj ve Hidroelektrik Santrali(HES) yapılması için projeler hazırlanıyor, Türk-ABD şirketleri arasında konsorsiyumlar-protokoller filan oluşturuluyor, hatta bu 8 adet baraj ve HES projesinden 2 tanesi yapılıyor ama ısrarla ve inatla bu durum haber değeri taşımıyor bazıları için. Kör gözüne çomak sokmak gibi olmasın ama haber değeri taşıyan öğeleri sayayım size; |
|
Devamını oku...
|
|
|
 Ege Çevre ve Kültür Platformu, 28 Şubat'ta İzmir'de 'Madenciliğin Yaşam Alanlarına Etkileri' oturumu düzenliyor. Toplantıya madencilikten canları yanmış, yaşamsal itirazları olan insanlar ve bu alanda çalışmalar yapan ekoloji hareketlerinin temsilcileri katılacak. Bergama köylü hareketi ile başlayan ve “siyanür liçi” yöntemiyle işletilen altın madenlerine karşı yürütülen mücadelelerin, ülkemizdeki ekoloji hareketlerinde önemli bir yeri var. Yaşananlar, Türkiye’nin 20 yıllık siyasi iktidarlarının ekoloji politikalarının değerlendirilmesi konusunda da önemli ipuçları verir. Canlı yaşamının korunmasına öncelik verildi mi, ekolojik taşıma kapasitesi ve toplumsal yarar dikkate alındı mı? Yoksa, yalnızca madenci şirketlerin çıkarı mı göz önüne alındı, kalkınma masalıyla yıkıma giden yolda ısrar mı edildi? Altın madeni üzerine yapılan tartışmaların ana ekseni, yaratacağı çevresel riskler oldu ve konu mahkemelere taşındı. 1982 Anayasası’nın yüz akı “sağlıklı çevrede yaşama hakkı”nı düzenleyen 56. maddesi de yaşam savunucularının işini kolaylaştırdı. Ovacık ile başlayan süreçte önemli hukuksal kazanımlar elde edildi. Bunun üzerine yerin altındaki madenlerden büyük kazançlar elde etmeyi hedefleyen küresel şirketler, “bu yasalarla Türkiye’de madencilik yapılmaz, yabancı sermaye gelmez” itirazlarını yükseltti. Ardından, gündeme gelen yasa değişikliği çok tartışıldı, yaşam savunucuları, “bu yasa değişiklikleri yaşamı korumaz, yeraltı kaynaklarının talanına yol açar” diye haykırdı ama dinleyen olmadı. Maden Yasası ile birlikte toplam 11 yasada önemli değişiklikler yapan “5177 Sayılı, Maden Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun”, 2004’ün 5 Haziran’ında yani Dünya Çevre Günü’nde yürürlüğe girdi. Değişiklikle orman alanları, milli parklar, su havzaları, sit alanları dahil olmak üzere bütün hassas alanlar madenciliğe açıldı, çevresel etki değerlendirme (ÇED) ve gayrisıhhi müessese izin süreçleri de Bakanlar Kurulu’nun çıkartacağı yönetmeliğe bağlandı. Tartışmalar, yasanın çıkmasından sonra da sürdü, aslında yasanın kimin yararına olacağı, ta baştan belliydi. Newmont’un yöneticilerinden Gordon Nixon, “Maden Yasası’nın Ankara’daki Newmont yetkilileri ile eşgüdüm içerisinde hazırlandığını” söylemişti. Eldorado Gold Şirketi temsilcilerinin kaygılarını, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “Maden Kanunu Meclis’te, yabancı yatırımın önünü açan yasa da çıkarıldı sorunlarınız çözülecek” sözleriyle gidermeye çalışmıştı.
|
|
Devamını oku...
|
|
 Muğla'nın Köyceğiz ilçesine bağlı Beyobası beldesindeki Yuvarlakçay Irmağı'na kurulacak olan hidroelektrik santraline tepki gösteren köylüler, 45 gündür "çevre" nöbeti tutuyor. Beyobası beldesindeki Yuvarlakçay Irmağı’na kurulacak olan hidroelektrik santraline tepki gösteren Pınarköyü sakinleri, bölgeye kurulacak olan santral için ağaç kesimine başlanmasının ardından, santralin yapılacağı Topgözü mevkisine naylon çadırlar kurarak, 45 gün önce eylem başlattı. Yuvarlakçay Irmağı’na yaklaşık 50 metre mesafede bulunan çadırlarda "nöbet tutan" kadınlar ısınmak amacıyla yakacakları odunları ise çevreden topluyor. |
|
Devamını oku...
|
|
|
|
|
<< Başlat < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 Sonraki > Son >>
|
|
Sayfa 1 > 8 |