Kim Kimi Yiyor?
Perşembe, 25 Şubat 2010 19:00
Hindistan'da pamuk işçilerinin, GDO'lu tohum kullanılan pamuklardan alerji sorunu yaşadıkları ve bu alerjinin zamanla cildi, üst solunum yolları ve gözleri etkilediği belirtiliyor.

Genetik mühendisliğindeki ileri teknolojilerin kullanılmasıyla, organizmalarda kalıtımsal değişiklikler yapılarak “genetiği değiştirilmiş organizmalar” (GDO) üretilmesi, çok uluslu küresel firmalar kadar üreticilerin de ilgisini çeken bir gelişme oldu. GDO yönteminin temel amacı daha dayanıklı, haşerelere karşı dirençli, besin içeriği bakımından daha zengin, bazı alerjik ve toksik maddelerden arındırılmış, daha az maliyet ve emekle ürünler elde etmek. GDO ürün grubunu doğal gıdalardan ayıran en önemli risk, bu yöntemle elde edilmiş ürünlerin binlerce yıllık doğa testinden geçmemiş, dolayısıyla zararsızlığının kesin biçimde kanıtlanmamış olması. Bu bakımdan, başta Almanya olmak üzere Avrupa Birliği üyesi birçok ülke bu konudaki araştırmalara destek vermekten uzun bir süre çekindi, daha ziyade gelişmeleri izlemeyi tercih etti. Buna karşılık ABD söz konusu alandaki araştırmalara büyük çapta destek sağladı, dolayısıyla genetik yapıları değiştirilen birçok ürün zaman içinde tüketime sunuldu.  Son dönemlerde yapılan araştırmaların neticelerine göre, soya ve mısır gibi genetik yapısı değiştirilmiş ürünlerle beslenen hayvanların et, süt ve yumurtalarında söz konusu organizmaların kalıntılarına rastlanmadığı belirlendi. Buna karşın, fareler üzerinde yapılan tartışmalı deneylerde, farelerin hayati organlarında küçülmeler görüldüğü, kanser semptomlarının belirlendiği ve bazı farelerin henüz deney aşamasında öldüğü bildiriliyor. İlginç bir deney sonucu daha var: Örneğin yarısı GDO ile üretilmiş tohumlarla, diğer yarısı organik tohumlarla ekili tarlada, hayvanların GDO’lu kısma hiç dokunmayıp sadece organik kısımdaki bitkileri yedikleri gözlendiği belirtiliyor. GDO’lu ürünlerin hayvanlar tarafından tercih edilmediğini örnekleyen araştırmalar yanında, polen üreten türler gibi etrafa yayılma potansiyeline sahip GDO’lu bitkilerin, bu potansiyellerini kullanabilmeleri durumunda, sadece organik benzerlerine değil, aynı zamanda kendisine komşu olan diğer türdeki bitkilere de zarar verdiği ifade ediliyor. Dolayısıyla, GDO’nun en zararlı uzun vadeli etkisinin, biyoçeşitliliği ortadan kaldırması, insanlığı monokültüre mahkum etmesi ve ekosistemin binlerce yılda yazılmış kurallarını tahrip etmesi ihtimali gözden kaçırılmamalı.

Fayda-maliyet
GDO’lu ürünler, genel olarak, dünyada sadece birkaç firma tarafından üretiliyor ve satılıyor. Bu ürün grubu bir kez kullanıldıktan sonra, organik tarıma dönmek çok zor ve söz konusu firmalara sadece tohumlar için değil, bu tohumların yol açtığı sorunlar için başvurulması gereken yan ürünlere de bağımlı hale geliniyor. Bu nedenle GDO kullanımının sadece sağlık açısından değil, sürdürülebilirlik açısından da önemli bir risk taşıyor. Zira Dünya Sağlık Örgütü’ne göre sağlık, “ekolojik ve sosyal sürdürülebilirliğin entegrasyon göstergesidir”. Dolayısıyla tehlikeli sağlık sorunlarının ortaya çıkma riskinden daha önemli olan, tüm dünyanın besin ihtiyacını karşılama ve ekolojik sistemin devamlılığı açısından çeşitliliği koruyabilme meselesidir. GDO hakkında yapılan tartışmalar, iddialar ve ortaya konan olgular, GDO’nun basit bir fayda-maliyet anlayışının ötesinde bir bilinçle, her adımın dikkatle atılmasını gerektiren bir yöntem olduğuna işaret ediyor.
Konuya iktisadi açıdan baktığımızda, GDO tohumla yüksek düzeylerde üretime geçilmesinin, çok uluslu küresel firmalara bağımlılığı artırdığını görüyoruz. Arjantin, bu duruma dramatik bir örnek. Arjantin’de soya üretimi teşvik edildi ve zaman içerisinde Arjantin tarımsal gelirleri açısından, büyük kısmını ihraç ettiği soyaya bağımlı hale geldi. Öyle ki, diğer tarımsal ürünlerin ekim alanında 1997’den günümüze dek inanılmaz düşüşler yaşanırken (ör: buğday yüzde -19, mısır yüzde -31), soya üretiminde yüzde 213’lük korkunç bir artış görülüyor. Ancak bu monokültüre mahkum olan Arjantin, soya fiyatlarının küresel piyasada düşüşe geçmesiyle tarımsal gelirlerinde büyük düşüşler yaşadı ve önemli miktarda tarım alanını da geri dönüşümsüz şekilde yitirdi. Arjantin’de üretilen soyanın yüzde 95’i GDO ürünü. Arjantin 1997’den bugüne kadar tarımsal alanlarda tektip ürüne mahkum oldu ve biyo-çeşitliliğini yitirdi, ürünlerinin besinsel değerleri azaldı, GDO’lu tohum kullanılan ekim alanlarındaki eko-sistem bozuldu. Ayrıca uzun vadede halk sağlığına yönelik zarar tehdidi de var. Ayrıca bu örnek, plansız tercihler nedeniyle bir ülkenin ekonomik açıdan nasıl bir anda dışa bağımlı duruma düşürülebileceğini, böylelikle kendi toplumunun besin ihtiyaçlarını karşılamaktan dahi aciz olabileceğini gösteriyor. Bunun sonuçları, bir toplumu açlığa dahi götürebilecek ölçüde ciddi olabilir. 
Ampirik çalışmalar, GDO’nun insan sağlığına zarar verdiğini gösteren bir örneğe henüz rastlanmadığına işaret etse de birçok örgüt ve akademisyen olguları ortaya koyarak bu iddiaya çıkıyor. Zira steril ortamlarda ve kısa vadede yapılan deneyler, bize, uzun vadede ve ekosistemle etkileşime girdikten sonra GDO’nun nasıl bir zarar vereceği hakkında öngörüde bulunmak açısından tatmin edici bir bilgi vermekten uzak. Üstelik GDO’lu gıdalar üzerinde etiketleme yapılmıyor ve denetim programı izlenmiyor. Dolayısıyla aynı anda milyonlarca insanın hastalanması gibi zararı açıkça ortaya koyan bir durumda dahi, hastalanan insanların hangi üründeki hangi katkı maddesinden veya hangi gen değişikliğinden etkilendiğini bulmak ve tedavi geliştirmek neredeyse imkansız. Bu ürünlerin güvenilirliği hakkında henüz bir bilgi birikimi oluşmadı. Zira araştırmalarda asıl bakılması gereken proteomiks alanları iken, genel olarak zaten pek olumsuz etki yaratmayacağı bilinen parametreler inceleniyor. Bu açıdan GDO insan sağlığı üzerinde olumlu veya olumsuz bir etkiye sahiptir diyebilmek için gerekli veriye sahip değiliz.
Karamsar öngörüleri destekleyen bazı örnek vakaların yaşandığı da sıkça bilgilendiriliyor. Bunlar arasında hayli ilginç örnekler var: Hindistan’da pamuk toplanması, yüklenmesi ve ayrılmasında çalışan pamuk işçilerinin, GDO’lu tohum kullanılan pamuklara dokununca alerji sorunu yaşadıkları öne sürüldü, bu alerjinin zamanla cildi, üst solunum yolları ve gözleri de etkilediği belirtiliyor. Pamuk tarlalarının yakınlarında otlayan koyunlardan bazılarının öldüğü ve yapılan incelemelerin ölümlerin zehirlenme sonucu gerçekleştiğini gösterdiği iddia ediliyor. Yine GDO’lu tohum kullanılan Filipinler’de ise bitkinin polen üretmeye başlamasıyla birlikte tarla yakınında çalışan çok sayıda işçinin hastalandığı, sindirim ve solunum sistemleri ile ciltlerinde hasar meydana geldiği bildiriliyor.
Dünyanın en önemli GDO üreticileri ABD menşeili firmalardır. Oysa ABD’de FDA (Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi) yoğun denetim uygulamıyor veya etiketleme zorunluluğu getirmiyor. Dünyanın geri kalanı da FDA’ya güvenip GDO’nun zararsızlığına inanmak durumunda bırakılıyor. Avrupa’da ise durum farklı ve bu konularda daha sıkı ve kontrollü bir politika var. AB, Dünya Ticaret Örgütü ve ABD ile çatışmayı göze alıp GDO’lu ürünlere geçit vermiyor ve en azından saptayabildiği GDO’lu ürünleri kendi sınırları içine sokmuyor. 

HAYDAR ÖZPINAR: Prof. Dr., İstanbul Aydın Üni., Gıda Mühendisliği
 

GDO'ya hayır!

Reklam