|
Cuma, 02 Nisan 2010 17:07 |
8 Eylül tarihinde Marmara’da başlayan ve ilerleyen günlerde artan yağışla birlikte meydana gelen sel felaketi günlerdir ülke gündeminin en ön sıralarında yerini alıyor. Sular altında can veren ve 34’e ulaşan ölü sayısı bize kapitalizmin arsızlığını bir kez daha göstermiş oldu. Başbakanı, belediye başkanı ve bakanlarıyla siyasi erk sahipleri, yavuz hırsız misali verdikleri demeçlerle, suçu kendilerinden ve teslim ettikleri sistemin dışına atmaya çalıştılar. Tam da kendilerine yakışanı yaptılar. Şimdi ise başka bir arsızlık öyküsü var gündemimizde. Bu sefer sular altında boğulan 10 bin yıllık bir antik kent… Kapitalizmden bir arsızlık öyküsü daha!
|
|
Devamını oku...
|
|
Salı, 16 Mart 2010 23:50 |
|
Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu tarafından "10 Soruda GDO" başlıklı broşür yayınlandı. ÖNSÖZ Bilindiği üzere tohum, bitkisel üretimin ve gıda zincirinin ilk halkasıdır. Tarım tohumun bulunmasıyla başlamıştır. Tohum olmazsa tarım ve gıda olmaz. Toprağa gübre (organik-kimyasal) saçmazsanız, bitkiye veya böceğe ilaç atmazsanız az da olsa bir miktar ürün alabilirsiniz. Ama toprağa tohum saçmazsanız ürün elde edemezsiniz. Bu nedenle üretici köylüler ve tüketiciler için tohum yaşamla eş anlamdadır. Şirketlerin en büyük hayali de çiftçiyi/köylüyü kendilerine bağımlı kılmak için tohumu ele geçirmektir. Çünkü tarımsal üretimi kendi denetimleri altına almak isteyen şirketler bilirler ki, eğer çiftçinin tohumu varsa dışarıdan hiçbir girdi almadan bile üretim yapabilir. Çekici gücü kendi hayvanlarıyla sağlayabilir, gübreyi hayvanlarından ve bitkilerinden elde edebilir, zararlılarla kendi yöntem ve deneyimleriyle baş edebilir. Evet, bu nedenle, şu konu çok önemlidir: Şirketlerin tarım ve gıdada egemenlik kurmaları için tohumu ele geçirmeleri şarttır. |
|
Devamını oku...
|
|
Perşembe, 11 Mart 2010 19:25 |
Sinop halkı nükleer santral görmek istemediğini gösterdi. Hayır cevabını iyi alamayanlara bir kez daha Sinop ve Mersin meydanlarından bunun cevabını verecek kararlılıkta ve güçteyiz. Siyasal iktidarı bu pahalı, dışa bağımlı ve kirli enerji üretimi kararlarından vazgeçmeye çağırıyoruz.Ağlanacak halimize gülüyoruz. 2010 yılı başlarında hala kerpiç evlerde yaşıyor insanlarımız. 6 büyüklüğünde bir deprem bile felakete dönüşüyor ülkemizde. Bir deprem ülkesi olan ülkemizde, insanlar için yaşanabilecek konutlar üretemezken, nükleer santral kararlarına tanık oluyoruz. |
|
Devamını oku...
|
|
Perşembe, 25 Şubat 2010 18:50 |
Barajlar Dersim'in doğasına yönelik en büyük tehditlerdir. Bu tehditler bunca zararlarına rağmen inşa edilirse Munzur Vadisi ekolojik yönden büyük bir felakete uğrayacaktır. Bir arkadaşım 7. Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nde bu cümleyi kurduğunda aklıma ister istemez baraj ve köprü simgelerini konu olarak ele almış Yeşilçam filmleri geldi. O filmlerde de köprü yahut baraj isteyenler ve istemeyenler arasındaki mücadelenin anlatımı söz konusuydu. Tıpkı az sonra okuyacaklarınız gibi ve fakat büyük oranda farklılaşarak.
Farklılaşma sermayedarın devletin egemen ekonomik politikalarıyla elini daha da güçlendirmesi ile ortaya çıkıyor. Devlet bir şekilde kendini küçültürken kendinden arda kalan boşluğa Sermaydarı daha da güçlendirerek yerleştiriyor. Satılan onca şirketin, madenin, işletmenin ardından artık Akarsular da satılıyor. Akarsular önlerine set çekilerek baraj haline getiriliyor ve sermayedar akarsulardan enerji elde etme sürecinde işin kaymağını yerken, 50 yıl sonra ömrünü tamamlamış barajları bir bataklık olarak Devlet’in işletimine bırakıyor. Bugün bu tutumun en net yansıması Munzur Vadisi Barajlar Projesi olarak karşımıza çıkıyor. Mevzu çetrefillendikçe, projenin hesaplanmayan zarar verici boyutu daha çok ortaya çıkıyor. Buna rağmen Munzur Vadisi Barajlar Projesi ile ilgili yapılan bütün çağrılar ya görmezden geliniyor ya da hiç duyulmuyor. Devletin resmi organları olanca hızıyla bu projenin AİHM’e intikal etmiş davasını ülke içtihatlarına döndürmek için ellerinden geleni yapıp, ışık hızında raporlar hazırladılar ama bu durum 1-2 medya organı dışında önemsenmedi. Bir nehir üstüne 8 adet Baraj ve Hidroelektrik Santrali(HES) yapılması için projeler hazırlanıyor, Türk-ABD şirketleri arasında konsorsiyumlar-protokoller filan oluşturuluyor, hatta bu 8 adet baraj ve HES projesinden 2 tanesi yapılıyor ama ısrarla ve inatla bu durum haber değeri taşımıyor bazıları için. Kör gözüne çomak sokmak gibi olmasın ama haber değeri taşıyan öğeleri sayayım size; |
|
Devamını oku...
|
|
Perşembe, 25 Şubat 2010 18:47 |
|
 Ege Çevre ve Kültür Platformu, 28 Şubat'ta İzmir'de 'Madenciliğin Yaşam Alanlarına Etkileri' oturumu düzenliyor. Toplantıya madencilikten canları yanmış, yaşamsal itirazları olan insanlar ve bu alanda çalışmalar yapan ekoloji hareketlerinin temsilcileri katılacak. Bergama köylü hareketi ile başlayan ve “siyanür liçi” yöntemiyle işletilen altın madenlerine karşı yürütülen mücadelelerin, ülkemizdeki ekoloji hareketlerinde önemli bir yeri var. Yaşananlar, Türkiye’nin 20 yıllık siyasi iktidarlarının ekoloji politikalarının değerlendirilmesi konusunda da önemli ipuçları verir. Canlı yaşamının korunmasına öncelik verildi mi, ekolojik taşıma kapasitesi ve toplumsal yarar dikkate alındı mı? Yoksa, yalnızca madenci şirketlerin çıkarı mı göz önüne alındı, kalkınma masalıyla yıkıma giden yolda ısrar mı edildi? Altın madeni üzerine yapılan tartışmaların ana ekseni, yaratacağı çevresel riskler oldu ve konu mahkemelere taşındı. 1982 Anayasası’nın yüz akı “sağlıklı çevrede yaşama hakkı”nı düzenleyen 56. maddesi de yaşam savunucularının işini kolaylaştırdı. Ovacık ile başlayan süreçte önemli hukuksal kazanımlar elde edildi. Bunun üzerine yerin altındaki madenlerden büyük kazançlar elde etmeyi hedefleyen küresel şirketler, “bu yasalarla Türkiye’de madencilik yapılmaz, yabancı sermaye gelmez” itirazlarını yükseltti. Ardından, gündeme gelen yasa değişikliği çok tartışıldı, yaşam savunucuları, “bu yasa değişiklikleri yaşamı korumaz, yeraltı kaynaklarının talanına yol açar” diye haykırdı ama dinleyen olmadı. Maden Yasası ile birlikte toplam 11 yasada önemli değişiklikler yapan “5177 Sayılı, Maden Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun”, 2004’ün 5 Haziran’ında yani Dünya Çevre Günü’nde yürürlüğe girdi. Değişiklikle orman alanları, milli parklar, su havzaları, sit alanları dahil olmak üzere bütün hassas alanlar madenciliğe açıldı, çevresel etki değerlendirme (ÇED) ve gayrisıhhi müessese izin süreçleri de Bakanlar Kurulu’nun çıkartacağı yönetmeliğe bağlandı. Tartışmalar, yasanın çıkmasından sonra da sürdü, aslında yasanın kimin yararına olacağı, ta baştan belliydi. Newmont’un yöneticilerinden Gordon Nixon, “Maden Yasası’nın Ankara’daki Newmont yetkilileri ile eşgüdüm içerisinde hazırlandığını” söylemişti. Eldorado Gold Şirketi temsilcilerinin kaygılarını, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “Maden Kanunu Meclis’te, yabancı yatırımın önünü açan yasa da çıkarıldı sorunlarınız çözülecek” sözleriyle gidermeye çalışmıştı.
|
|
Devamını oku...
|
|
Pazartesi, 06 Temmuz 2009 15:43 |
Sosyal Ekoloji: Çevre Felsefesi - John Clark ‘İnsanlık doğanın özbilince kavuşabilmedir.’ Elisee Reclus En derin ve otantik manada sosyal ekoloji; yeryüzündeki uyanışın kendi üstünde yansıması, tarihin üstündeki örtüyü kaldırması, utanılması halini sorgulaması ve geleceği tefekkür etmesidir. Felsefik yansımanın devamı bu uyanışın bir görünüşüdür. Felsefik yaklaşım olarak sosyal ekoloji, sosyoloji ve ekoloji arasındaki ontolojik, epistemolojik, etik ve politik boyutların pratik ve tinsel yönlerinin bu ilişkideki yansımalarını soruşturur. Bu arayışların bize vereceği şey, biz ki gerçek insan olma yolunda ve doğal tarih arasındaki oluşumumuzla karşılaşılan meydan okumalar ve fırsatlar arasında seçim yapabilmemizde rehberdir. Bununla birlikte, bu süreç bütünsellik ve diyalektik bir analiz geliştirir, ve en iyi şekilde eko-toplulukçuluk (eko-kommunitaranizm) olarak tanımlanan bir sosyal uygulamadır (pratiktir).
|
|
Devamını oku...
|
|
Pazartesi, 06 Temmuz 2009 13:50 |
|
 GDO'ya Hayır Platformu Bileşenleri, 28 Haziran 2009 Pazar günü Ziraat Mühendisleri Odası Genel Merkezi'nde bir basın toplantısı yaptı. Sağlıklı Bir Toplum, Çiftçiliğin Devamı ve Bağımsız Tarım İçin TÜRKİYE‘DE GDO‘LU ÜRETİME ve TÜKETİME HAYIR! 28 Haziran 2009 Tüm dünyada ilk kez 1994 yılında ticari olarak piyasaya sürülen GDO‘lu ürünler, 1998 yılından bu yana, hiçbir denetime tabii tutulmadan Türkiye‘ye giriyor. Özellikle yılda iki milyon ton düzeyinde dışalıma konu olan GDO‘lu mısır ve soyadan üretilen işlenmiş ürünler, 800‘den fazla çeşitle tüketici sofrasına ulaşıyor. Hiçbir etiketleme yapılmadan satışa sunulan bu ürünler, halk sağlığını ciddi biç |
|
Devamını oku...
|
|
Cumartesi, 04 Temmuz 2009 19:45 |
Toz bulutu denildi. Birleşim aşamaları enerji topluluğu sinerjisi gerçekleşerek parçalara ayrıldı. “Big bang” denildi. Ama sonunda somut bir gezegen olan dünyamız döndü dolaştı ve bu günlere geldi.. Her şeyin başlangıcının olması ne güzel bir kavramdır ki sebep –sonuç ilişkisi anlamında huzura erdiğimiz düşünce kalabalığında soyut anlamda kurtulalım. Bir rivayete göre Dünya sadece kendi yapısında devam etseymiş yakışıklılığı bozulmazmış… Hep genç yıpranmamış kalacakmış…=)Evet, tabi ki de katılmamak söz konusu bile olamaz.. Ve TANRI İNSANI YARATTI… İnsan Dünya ya: “Ee bir şeylerin değişmesine izin veriyorsan katlanacaksın. Biz sadece senin imajını değiştirmeye geldik. Lütfen üzerinde yaşamamıza izin ver. Seni yalnız bırakmak istemiyoruz. Biz tanrının yaratığı diğer canlılar gibi sabit özellik teşkil etmiyoruz. Üzerinde hayat sürmemize izin ver. ” |
|
Devamını oku...
|
|
Pazartesi, 08 Haziran 2009 16:30 |
|
Dr. Umur Gürsoy Sevgili Prof. Dr. İbrahim Ortaş, 17 Nisan 1940’da kurulurken köy enstitülerinin amacını: “Üretim içinde eğitim” ve “Hep beraber ülkeyi kalkındırmak için üretmek ve hayata birlikte bakmak” olarak belirtiyor. Buradaki ülkeyi kalkındırmak amacı, günümüzde sürdürülebilir kalkınma ve giderek sürdürülebilir yaşam amaç ve kavramına evrilmiştir. Bu nedenle her türlü eğitim ve yaşamın mimarları olması amaçlanan üniversite mezunlarının sürdürülebilir bir yaşamı başarmak için eğitilmeleri gerekir. Yönetimsel olarak köy enstitülerinin tırnağı bile olamayacak olsa bile, yerel ölçekli kendi kararlarını kendisi alabilen, neredeyse devlet içinde devlettir üniversite. Üniversitede pek çok meslek ve bilim alanında üst düzeyde uzmanlık ve danışmanlık verecek bilgili kadrolar, gönüllü hizmetlerde çalışabilecek öğrenci ve personel gücü ve en önemlisi bol su ve güneş kaynakları vardır. Yani yağ, şeker ve un vardır. O halde kurgusunda ve amaçlarından birisi olarak “üretim içinde meslek eğitimi” veren ve “Köy enstitüleri bugün tekrar açılsaydı nasıl olmaları gerekirdi?” sorusuna yanıt olarak, artık adı yeni bir tasarımla kurgulanacak her ‘Yeşil Üniversite’nin her ilinde en az bir adet yüksek okul ya da araştırma merkezi statüsünde kurulacak ‘Yeşil Kent Enstitüsü’ olarak koyduğum denemeyi tartışmaya açalım: |
|
Devamını oku...
|
|
Pazar, 07 Haziran 2009 18:22 |
Çevreci makaleler |
|
|
Cuma, 15 Mayıs 2009 12:30 |
|
Ekolojik Planlama ve Tasarım Ders notlari http://anapod. anadolu.edu. tr/groups/ mim423acabuk/ Cevre alaninda basvurulabilecek hukuki yol ve yöntemler ile mali kaynaklar (2004) http://www.gefsgp. net/v1/docs/ CEVREKIT. PDF |
|
Devamını oku...
|
|
|
Çarşamba, 29 Nisan 2009 17:46 |
|
TAEK’İN “20. YILINDA ÇERNOBİL SERİSİ” RAPORLARI İÇİNDEKİ ‘SAĞLIK BAKANLIĞI BİLİMSEL KURUL RAPORU VE ÜNİVERSİTE GÖRÜŞLERİ’ HAKKINDA ELEŞTİRİ “Reaktörün kanayan ağzından kimyasal elementler tablosunda daha önce hiç sözü edilmeyen ve kazanın kendisi kadar küresel, çok tehlikeli bir izotop saçıldı: ‘Yalan-86’.” “Reaktörün kanayan ağzından kimyasal elementler tablosunda daha önce hiç sözü edilmeyen ve kazanın kendisi kadar küresel, çok tehlikeli bir izotop saçıldı: ‘Yalan-86’.” Alla Yaroshinskaya (1) GİRİŞ
26 Nisan 2009, Dünyanın tanık olduğu ve etkileri başta Belarusya’nın tamamı olmak üzere Ukrayna, Rusya Federasyonu gibi birkaç ülkenin bazı bölgeleri için ‘felaket’, ‘facia’ ve ‘ekolojik afet’ sözcükleri ile tanımlanan en büyük nükleer santral kazasının 23. yıldönümüdür. Ülkemiz açısından Çernobil’in ile ilgili asıl yıldönümü ise, aslında hemen hemen bütün illerimiz ve bölgelerimiz üzerinden beş gün boyunca kesintisiz geçmelerine rağmen resmi belgelerde sadece Doğu Karadeniz Bölgesi’ni ve Edirne İlini ilgilendirdiği varsayılıp birinci bulut ve ikinci bulut diye adlandırılan “Çernobil’den gelen radyasyon yüklü bulutlar”ın ülkemiz üzerinden geçtiği 3-7 Mayıs 1986 tarihleridir (2) |
|
Devamını oku...
|
|
|
Pazar, 08 Mart 2009 15:45 |
|
Su kaynakları ve su-dağıtım şebekelerinin özelleştirilmesi ve ticarileştirilmesi yönündeki baskılar, 1970’li yılların başından itibaren yükselişe geçmiş ve toplumların gündemini işgal etmeye başlamıştır. Günümüzde, Türkiye de dahil olmak üzere bütün ülkelerde Hükümetler ve şirketlerden gelen baskıların görece meşruiyet kazanmasını sağlayan en temel gelişme, 'iklim değişikliği' (climate change) ya da 'küresel ısınma' (global warming) adı verilen olgunun kendini hissettirmeye başlamış olmasıdır. Her ne kadar doğadaki bu köklü değişiklikleri de tümüyle kapitalist toplum düzenine bağlayan yaklaşımlar bulunsa da, birbirinden bağımsız, iki ayrı olay olarak suyun özelleştirilmesinin küresel ısınma ile ilişkilendirilmesi, bu konudaki analizlere öncelikle sorunun 'konjonktürel mi yoksa yapısal mı olduğu' sorusuyla başlamayı zorunlu hale getirmektedir. Başka bir deyişle, bu yazının asıl amacı, suyun metalaşması yönündeki mevcut eğilimlerin teorik geri planına olabildiği ölçüde ışık tutmaktır. Özellikle bu eğilimi durdurmaya ve geri döndürmeye yönelik mücadeleler göz önüne alındığında, sermaye birikim süreci ile suyun metalaşması arasındaki ilişkinin (eğer böyle bir ilişki varsa) ortaya konmasının, mücadelenin esas hedefinin belirlenmesi ve muhalefetin hangi temelde geliştirilmesi gerektiğinin bilinmesi açısından önemli olduğu kabul edilmektedir. Bu çalışmada özetle, eğer doğanın tahammül kapasitesi yine doğanın kendi içsel dinamiklerinden kaynaklanan çeşitli gelişmeler dolayısıyla bugünkünden daha yüksek olduğu halde sermaye birikiminde bugünkü aşamaya ulaşılmış olsaydı suyun metalaşması yönündeki baskıların olup olmayacağı analiz edilmeye çalışılacaktır. Çalışmanın odaklanacağı asıl soru suyun metalaştırılmasının sermaye birikimi açısından nasıl bir anlam ifade ettiğini ya da su kaynaklarının devlet elinde olması ve dağıtımın devlet tarafından yapılması ile kapitalist şirketlerin mülkiyeti altında olması arasındaki farkın birikim üzerindeki etkilerini anlamaktır. |
|
Devamını oku...
|
|
|
Cumartesi, 31 Ocak 2009 11:37 |
Anımsanacağı gibi, 2006 yılında da çok sayıda orman yangını çıkmış ben de “yangın mevsimi” kapandıktan sonra <<Ormanlarımız “Dün” Yandı, “Bugün” de Yanıyor, “Yarın” da Yanacak !>> başlıklı bir inceleme hazırlayarak olanaklarımın elverdiğince yaymaya çalışmıştım. “Yangın mevsimi kapandıktan sonra”, çünkü, yangınlar sürerken yapılan son derece yüzeysel ve bir o denli de yanıltıcı açıklamalar ve tartışmalar bitsin, sorun olabildiğince serin kanlı biçimde tartışılsın istemişti. Söylemeye çalıştıklarım ve yazdıklarım hiçbir işe yaramadı; orman yangınlarının temel nedenleri ve söndürme çalışmalarının etkenlik düzeyleri hemen hemen hiç sorgulanmadı ve tartışılmadı. Ormanlarımız 2007 yılında da yandı. Üstelik, 2007 yılında önceki yıla göre hem daha fazla yangın çıktı hem de daha fazla ormanımız yandı. Bu yıl ise, bu kez 2007 yılına göre şimdiden daha fazla sayıda yangın çıktı ve daha geniş ormanlar yandı. Ancak, ne yetkililerin açıklamaları ne sorunun kamuoyunda ele alınış biçimi ve ne de getirilen çözüm önerileri değişti: Orman Genel Müdürü yangınları söndürme çalışmalarında “destan yazdıklarını” öne sürdü. Yangınların kısa sürede söndürülememesi hava ve arazi koşullarının olumsuz olmasıyla açıklandı. Yine yanan ormanlar için ağıtlar yakıldı; “ciğerlerimizin yandığı” söylendi, yanan kaplumbağaların resimleri yayımlandı; yanan ormanların ekonomik değeri açıklandı. Çözüm olarak da yine her zaman olduğu gibi uçak ve helikopter yoksunluklarının giderileceği, yanan orman alanlarından bir karışının bile kimseye verilmeyeceği ve buraların derhal “derhal ağaçlandırılacağı” açıklandı, çeşitli kampanyalar düzenlendi. Çok yazık ! |
|
Devamını oku...
|
|
|
|
|
<< Başlat < Önceki 1 2 Sonraki > Son >>
|
|
Sayfa 1 > 2 |